İçeriğe geç
  • Dolar 49,3959 ▲ %0,03
  • Euro 55,3964 ▲ %0,10
  • Sterlin 65,5673 ▲ %0,10
  • Gram Altın 6.582,32 ▼ %0,37
  • Çeyrek Altın 10.788,42 • %0,00
  • Gümüş 92,98 ▼ %1,07
  • Bitcoin 4.119.316 ▼ %0,34
  • BIST 100 12.176,24 ▼ %0,61

Gündem

Bu da geçer

Blaise Pascal, 'Düşünceler'de insanın kendi derdiyle baş başa kalmamak için oyalanmaya ihtiyaç duyduğunu yazmıştı. Avuntu da bu kaçışın bir biçimiydi; dikkati acıdan başka yere çekiyordu. Teselli ise acıdan uzaklaştırmak yerine acının içindeki yalnızlığı hafifletiyordu. Avuntu unutmayı ister; teselli, hatırlarken yalnız kalmamayı.

Bir taziye evindeydim. Kapıdan içeriye sonbaharla birlikte sürekli aynı cümleler giriyordu: Başınız sağ olsun. Mekânı cennet olsun. Kızını kaybeden kadın her cümleye başını sallıyordu; yüzü taştandı. Sonra yaşlı bir kadın geldi, hiçbir şey söylemeden kadının yanına oturdu, elini avuçlarının arasına aldı. Kadın asıl o zaman ağladı.

Blaise Pascal, 'Düşünceler'de insanın kendi derdiyle baş başa kalmamak için oyalanmaya ihtiyaç duyduğunu yazmıştı. Avuntu da bu kaçışın bir biçimiydi; dikkati acıdan başka yere çekiyordu. Teselli ise acıdan uzaklaştırmak yerine acının içindeki yalnızlığı hafifletiyordu. Avuntu unutmayı ister; teselli, hatırlarken yalnız kalmamayı.

Teselli yalnız taziye evlerinde aranmıyor. "Üzgünüm" diyene dakikasında bir çözüm listesi uzatılıyor; oysa derdini anlatan akıl verilmesini değil, yanında kalınmasını istiyor. Çözüm uzatmak sevgisizlik değil elbette; dinleyen, sevdiği insanın çaresizliğine dayanamadığı için hızla tamire girişiyor. Ne söyleyeceğini bilemeyenler de uzaklaşmayı tercih ediyor; onu kaçıran sözün yokluğu değil, sözsüz kalamamak. Başsağlığı dilemek için arkadaşını aramayı sürekli erteleyenler, cenazeye gidemeyenler… İş kendi acılarına gelince de üzülme izni iptal ediliyor; "benden kötüsü var" deyip dertlerini küçümseyebiliyorlar; mutsuzluklarıyla baş başa kalamayınca diziye, işe, ekrana kaçabiliyorlar. İnsan yalnız ölülerin ardından yas tutmaz; yaşanmamış bir hayatın, vazgeçilmiş bir ihtimalin de yasını taşır. Ama o yasa taziyeye gelen olmaz.

Taziyedeki hazır cümle kalıpları, acıya biçim vermek için binlerce yılda bulunmuştu. Ağıt acıyı ezgiye döker, mevlit sıraya, helva kokuya, "başın sağ olsun" beş heceye. Kalıp, duygunun yoksulluğu değil; acıyı, aynı kapıdan daha önce geçmiş herkesin yoluna bağlayan bir işaret taşıydı. "Bu da geçer" de o kalıplardan; herkes söyledi, herkes duydu. Ama aynı cümle bir ağızdan çıktığında insanı ağlatıyor, başka bir ağızdan çıktığında susturuyor.

Peki insan kendi kendine "bu da geçer" dediğinde gerçekte kimin sesini duyuyor? Psikanaliz yanıtı iç dünyada aradı. Kendini teselli ederken insan, içinde bir zamanlar onu gerçekten teselli etmiş birini de taşıyordu; kendi kendine söylenen "geçecek", o içselleşmiş sesin cümlesiydi. Melanie Klein buna 'iyi nesne' dedi; dünyanın kötülüğüne karşı içeride tutulan, yaslanılan varlık. Kimi insan kendine, zor gündeki bir dostuna davranacağı gibi davranıyor; kimi de en sevdiği insana asla söylemeyeceği cümleleri kendine söylüyor. İçerideki teselli koltuğuna bir yargıç oturduğunda, "bu da geçer" diyecek sesin yerini "sana demiştim" alıyor. Kendini teselli edebilmek bir yalnızlık marifeti değil; iç dünyada iyi bir misafir ağırlamış olmanın mirası.

İnsan neden teselliyi değil avuntuyu seçiyor? Avuntu tek başına yapılabiliyor; teselli ise temas istiyor, acıyla ve bir başkasıyla. Teselli edilmek, acısıyla bir insanın önünde görünür olmak demek; ihtiyacın itirafı, kontrolün bırakılması. Kimi kırılgan görünmekten korktuğu için "iyiyim" diye diye kapıyı kapatıyor; kimi anlaşılmamayı çok yaşadığı için uzak duruyor. İnsan bazen teselli bulamadığı için değil, teselli edilmeye cesaret edemediği için oyalanıyor.

Freud, kızı Sophie'yi salgında kaybetmişti. Dokuz yıl sonra, oğlunu kaybeden Ludwig Binswanger'e bir taziye mektubu yazdı. Akut yasın bir gün dineceğini, ama kaybın yerinin hep boş kalacağını söyledi. Böyle kalması iyiydi, çünkü vazgeçilemeyen sevgiyi sürdürmenin tek yolu buydu. Freud, her şeyin geçeceği avuntusunu vaat etmiyor; kendi kapanmayan boşluğunu göstererek konuşuyordu. Vaaz yukarıdan konuşur, teselli yanına oturur. "Bu da geçer" uzaktan söylendiğinde bir takvim bilgisidir; insanı acısıyla yalnız bırakıp çıkar. Yanına oturanın ağzında ise başka bir şey söylemeye başlar: Geçene kadar buradayım; geçmese de buradayım.

'İlyada'nın son bölümünde Priamos, oğlunun katili Akhilleus'un çadırına girer, onu öldüren elleri öper. İki düşman yan yana ağlar; biri oğluna, öteki babasına ve ölmüş arkadaşına. Akhilleus ihtiyarı kendi acısıyla ağırlar; iki ağlama birbirine karışır, sonra sofraya oturulur. Tesellinin bütün grameri bu sahnede; kimse kimsenin acısını çözmez, acılar yan yana getirilir.

Çağ bu grameri unutturuyor. Her kayıp bir "süreç", her hüzün giderilecek bir belirti sayıldığında teselliye yer kalmıyor. Avuntu cebe sığdığı için bu çağa uyuyor; teselli yanına oturacak birini istiyor, kıtlaşan da bu. Oysa pahalılığın, siyasi belirsizliğin, üst üste gelen felaketler ve kayıpların yükü tek başına taşınmak zorunda değil. Teselli, çarenin yerine geçmez; acıyı birlikte taşımaya, çareyi birlikte aramaya imkân verir. Yan yana oturabilenler, bir gün yan yana ayağa da kalkabilir.

Ölü evinde helva kavrulur. Un, yağ, şeker; durmadan karıştırmak ister, kol yorulunca tencerenin başına bir başkası geçer. Acı o evde kokuya dönüşür, sokağa taşar; komşu kokudan anlar. Helvanın kimseyi iyileştirdiğini gören olmadı. Ama tencerenin başında sıra bekleyen onca el, o eve tek bir şey söyler; bunu yalnız taşımayacaksın.

Kaynak: Birgun

Paylaş
Sıradaki haber yükleniyor…